6 Mart 2016 Pazar

Bitkilerden gelen şifalar

Bilindiği üzere çay hastasıyım, bilhassa yeşil çay ve diğer her türlü çiçek ve yapraktan oluşan rehalı ve aromalı çaylara bayılıyorum. Sanırım daha öncelerde bahsetmiştim, mutfakta bir dolabım sadece bu malzemelere ayrılmış durumda: tarçın, ıhlamur, karanfil, zerdeçal, kakule, nar çiçeği, gül kurusu kavanozları... 

Aklıma gelmişken ve bizim küçük hanım uyumuşken çok sevdiğim birkaç şifa kaynağını paylaşmak istiyorum:

1- Aslında internet ortamında da rahatça bu bilgiye ulaşabilirsiniz ama denenmiş ve bayılmış biri olarak adı Lohusa şerbeti olan çayı paylaşmak isterim:

Aslında tam bir kış çayı, kemiklerinizi ısıtıp gribe karşı koruyor. Süt üretimini artırıp gaz sancısına da iyi geldiği için adı lohusa şerbeti ama erkek/bayan herkes her zaman kullanabilir ;) Yazın da bol buzla servis edildiğinde harika oluyor.

Malzemeler:
Zencefil, zerdeçal, havlıcan, karanfil, karabiber, tarçın, hint cevizini ( toz değil, tane veya kök halde olacaklar. Hepsinden eşit miktarda sadece hint cevizinden 1 adet koymanız yeterli) 2 lt suda 10-15 dk kaynatıyorsunuz ve içine 1 adet lohusa şekeri (kızılcık şekeri) ekliyorsunuz.

2-  
Bir tatlı kaşığı yeşil çay,
2-3 adet kakule,
2 adet nar çiçeği,
Biraz portakal kabuğu 

1 lt kaynar suya demliyorsunuz. 10 dk sonra güzel bir kitap eşliğinde içiyorsunuz ... 

3- Bu paylaşacağım çay değil, krem ama mucize bir krem :) emziren anneler için göğüs çatlaklarına birebir ayrıca sonrasında internetten de araştırdım yüz  için, gözaltı şişkinlikleri ve kırışıklıklar için de faydalıymış.

1 adet ayvanın tüm çekirdeğini yarım kahve fincanı suda 7-8 saat bekletiyorsunuz ve sonunda jöle kıvamında kreminiz hazır. Bu kadar kolay! Buzdolabında saklayabilirsiniz istediğiniz kadar.

4- Depresyona karşı ilacım:

- bir tutam yalnızlık 
- bir adet pencere kenarı (ideali balkon olmakla birlikte Londra'da balkon yok :)
-bir bardak lavanta kokulu yeşil çay 
-kalem, kağıt

Ruhunuzla başbaşa kalmayı ihmal etmeyin, bol bol demlenmeler,

Türkiye'ye dönmeye 1 sene kala en sevdiğim ayın son günlerinden, 

Ry,

Kendisi en sevdiğim demliğim olur; taaa Türkiye'lerden taşıdım...Hakkı çok ben de :)

KADINLARI ANLAYANA AŞK OLSUN!

Şu kadın kısmını anlayana aşk olsun yani, hele bir de anne ise...

Ayda bir defa sancı ve ağrılar eşliğinde değişime uğra,
Hamilelik sürecinde 20 kilo al ve vermeye çalış, (nereye veriliyorsa :)
Doğum sonrası tavan yapmış zıplayan duran hormonlarınla mücadele et,
Gece iki saatte bir uyanan bebeğini emzir, emzirdikten sonra gazını çıkar tekrar uyut,
Sabah tüm aile üyelerinden önce uyan, kahvaltıyı hazırla,
Sütünü sağ (ineğimiz yok kendi sütümüz :) dolaba koy ki bakıcı teyze sen işteyken bebeğini beslesin,
Okula gitmesi gereken diğer çocuğunu uyandır ( bu arada 'Hadi çocuğum uyan vakit geldi' demekle de uyanmayan türler bunlar...Kucaklayacaksın, seveceksin, aman da sabah güneşim uyanmış mı, aman da aman kocaman abi bebekten önce mi uyanmış, okula da mı gidecekmiş...gibi serenat yakacaksın :)
Üstünü giyin, makyajını yap, giyeceğin ayakkabıya uygun çantayı sabah sabah ara, diğerini boşaltıp içindekileri oraya aktar :)
Akşam yemeğine hazırlık için buzluktan et çıkar, pirinçleri ısla,
Aile üyeleriyle kahvaltı yap,
Tüm üyelere vitaminlerini ver,
İşe git, gece boyunca deliksiz bir uyku çekmiş gibi dikkatli çalış, güzel işler çıkarmaya gayret et,
Öğle arası çocuğun arkadaşının doğum günü için hediye al,
Bakıcıyı ara, bebeği sor,
İş çıkışı bir boşlukta sosyal medyayı kontrol et, haberlere bak, whatsup grubundakilere laf yetiştir :)
İşten çıkarken yol üstünde markete uğra,
Çocuğu okuldan al, eve gel, yemek yap,
Bebeği emzirirken büyük çocukla kitap oku, ödevlerini yap, çantasını kontrol et,
İşle ilgili gelen e-postalara cevap ver,
Hafta sonu arkadaşlarla bir araya gelmek üzere çay saatlerini ayarla,
Kirli çamaşırları makineye at,
Çocukları yatırdıktan sonra saçını boya, cilt bakımı yap,
Doğumdan çatlayan göbek ve emzirmekten çatlayan göğsüne bitkisel şifalar uygula,
Etraftaki oyuncakları, kremleri, bezleri topla,
Çamaşırları ser,
Gece kremini sür,
Uzun zamandır okumak istediğin kitabı eline aldığın an bebeğin ağlasın ve rutin yeniden başlasın :)

Bir de karşı cins der ki:
'Şu kadınları bir türlü anlayamadık!'

Bu koşturmacanın içinde kadın kendini anlayacak vakit bulabilmiş mi ki sen onu anlayacaksın :)
Anlamanın en kolay yolu bu 'üstün yaratılmışa :) ' çok çok sevdiğini söyle...
Kadın da böyle bir şey işte, arkadaş, ne para ne pul, tüm yorgunluğunu alan tek şeydir sevildiğini duymak...(Eşya ve mücevher tutkunu, zor mutlu olan kendi adlarına üzüldüğüm bazı hemcinslerimi tenzih ederim)

Not: Hala bir yerlerde tüm bu yüklerinin yanısıra ısınmak için odun kıran, soba yakmaya çalışan, çocuklarının bezlerini öpülesi ellerinde yıkayan, hayatında kocaman bir sevgi ve bir buket çicek görmemiş, belki de üstüne bir de şiddet gören, çocuklarını okula göndermek isteyip de gönderemeyen gerçek annelere sonsuz saygıyla....

Not 2: Her konuda desteğini gördüğüm eşime de sonsuz şükranlarımla... (Bir tek gece bebeğin sesine uyanamıyor, onda da onun yapabileceği !!! bir şey yok yani o yüzden :) Ne yani doğa ve fizik kanunlarına baş mı kaldırsın :)

Londra'da baharı müjdeleyen Mart ayından,

Ry



5 Mart 2016 Cumartesi

Londra'dan bir doğum hikayesi

Uzun zaman oldu yazmayalı, kısaca bu süreç hakkında yazmak gerekirse ki bundan sonra bahsetmek istediğim konu İngiltere'de doğum yapmayla ilgili olduğundan yazmam farz oldu :)

Efendime söyleyeyim, bir ay önce kızımız yeni dünyasına geldi, inşallah hoş geldi. Hanımefendiyi taşıma süresi oldukça maceralı geçti, ilk 3-4 ayımız düşük tehlikesi sonraki zamanlarımız da erken doğum riskiyle geçti derken stresli bir dönem geçirdik ama şükür ki sonu güzel oldu sağlıkla birbirimize kavuştuk. (Hatta çevremiz de bu sürece o kadar yakından şahit oldu ki adını Diren koymamızı önerdiler :))

Velhasılı kelam sizinle paylaşmak istediğim konu İngiltere'deki doğum sistemi ve sezeryan sonrası normal doğum...

Aslında erkeklerin askerlik hikayeleri gibi bayanların da doğum hikayeleri bitmez....Ben doğum hikayesi anlatmayı sevmem diyordum oysa ki sevmememin nedeni bir hikayemin olmamasıymış, meğer normal doğumdan çok hikaye çıkıyormuş :)

Sıkılmayacak olanlar  buyursunlar efendim....

9 aylık taşıma süresinde oldukça riskli bir dönem geçirdiğimiz için doğumun son ana kalmayacağı ve erken doğum olacağı ihtimaline kendimi oldukça fazla kaptırmışım ki 9. aya girdiğimizde sanki bir sorun var bebeğin çoktan gelmesi gerekir diye düşünüyordum. Daldan dala atlamayı severim, şöyle de bir ara bilgi vereyim, normalde kendi ülkemizde sezeryan sonrası mutlaka sezeryan olmak zorundadır diye bir kanıksama vardır ki burada asla geçerli değil, sadece ilk doğumu sezeryan olan annelere doğum hikayeleri ve geçmiş hastalıkları da göz önünde bulundurularak durumu değerlendiriliyor ve ona göre bir yönlendirme yapılıyor o da hamileliğin sonuna doğru...Ama bizde ise hamile kalır kalmaz sezeryan olacağından emin olan bir gelenek sözkonusu maalesef...

İngiltere'de hamileliğin başından doğumun sonuna kadar ebeler sizi muayene ediyor, bilgi veriyor ve destek oluyor. Şayet anormal bir durumunuz yoksa doktor sizi görmüyor ve sadece 2 defa ultrasona giriyorsunuz, ultrasonu da doktorlar değil, ultrasonoğraflar çekip size bilgi veriyor.

En güzel tarafı ise normal doğum öncesi 3 hafta boyunca 3'er saatlik doğum hakkında eğitim veriliyor hem de en fazla 10 kişilik gruplarla beraber. Derslerde doğum sancısı nedir, nasıl olur, sancı geldiğinde ne yapılmalı, doğum başladığında anne nelerle karşılaşır, neler yapması gerekir, ağrı kesici çeşitleri, fayda ve yan etkileri gibi oldukça faydalı bilgiler veriliyor deneyimli bir ebe tarafından. Ayrıca hamileliğin son haftalarında doğum yapılacak ünitenin gezdirilmesi, hastanenin imkanları ve verilecek hizmetler hakkında bir tura katılıp ön bilgi veriliyor. (Bu bahsettiğim bir devlet hastanesi ve İngilizler dahil, geçici kalıcı tüm göçmenler için ÜCRETSİZ hizmet sunuluyor. Ayrıca çalışan İngiliz annelerin doğum izinleri ve yasal haklarından hiç bahsetmek bile istemiyorum ki ne sizin sinirleriniz ne de benim sinirlerim zıplasın!!!)

Gelelim hikayenin benimle ilgili kısmına, ilk doğumu sezeryan yöntemiyle (İngilizlere göre sezeryan bir doğum şekli değil, mecburi bir müdahale/ameliyat) gerçekleştirmiş biri olarak aslında normal doğumda gözüm yoktu, sonra sezeryan ve normal doğumla ilgi bilgi veren seminere katıldım (bu da devlet hastanesi bünyesinde ücretsiz veriliyor) ve çıkışta YES, I CAN dedim :) birden İngilizlerin çekim alanına girip çatır çatır da normal doğum yapabilirim diye heveslendim. Tabii ki bunda cahil cesaretimin de etkisi çok büyük :))

Gelelim sancı anına...9 ay, 7 gün bitti, bizim hanımefendiden hala bir ses yok, Türkiye'den doğum için yanıma 1 ay öncesinden gelen ve artık sıkılma dönemine giren anne ve babam:
- Yeter artık kızım, biz Mehmet Eymen'e bakalım da siz Türkiye'ye gidip sezeryan olup gelin...demez mi :) 

Neyse ki, 9. ay 8-9 ve 10. günler sancılar kendini göstermeye başladı, lakin İngiltere kurallar ülkesi, sancıların da bir düzeni ve kuralı olmalıydı, öyle her sancıya sancı denmezdi sonuçta. Ebemizin verdiği bilgiye göre kafana esince hastaneye gelinmiyordu, sancılar 2-3 dakikada bir yaklaşık 1 dakika sürmeliydi ki, ebenin verdiği numarayı arayayım ve son durumu ebeye bildireyim ki ona göre bana  'Evet, şimdi hastaneye gelebilirsin' desin...Değilse hastaneye gidilmiyor...

Bu 3 gün sancılarım oldukça hafif ve düzensiz olduğu için arayamadım ama Perşembeyi Cumaya bağlayan gece sancılarım artmaya başladı, 2 defa ebemizi aradım, hastaneye gidebilme aşkıyla (sanki hastaneye varınca doğumum kolaylaşacak gibi)  sancıların hala düzensiz olduğunu söyledi ve beni reddetti Türkçe tabiriyle :) sonra sabah 5 gibi sancılar 2-3 dakikaya bir düşünce müjdeli haberi aldım:
-Evet, artık gelebilirsin :)

Hastaneye gittik eşim ve annemle, lakin gider girmez sancılar yine düzensizleşti ama öncesi sezeryan olduğu için hastanede tutacaklarını söylediler....Çok uzatmak istemiyorum, sabah 5'ten akşam 7'ye kadar düzensiz ama şiddetli sancılarla hastanedeydim. Bu süreçte ilgilenen ebeler, o kadar güzel motive ediyorlar ki sanırsınız süpermansiniz :)

İşte bazıları...
- Reyhan, harika nefes alıyorsun,
-Az kaldı, bebeğine kavuşacaksın, bu sancılar seni bebeğinle buluşturacak, o yüzden çok kıymetli...
-Evet, nasıl gidiyor dememe gerek yok, harika ve çok güçlü görünüyorsun...
- Çok iyi başardın, bu süreçte daha iyisi olamazdı...

Aman ben de nasıl gaza geliyorum, zannediyorum ki gerçekten bir şeyler yapıyorum :)

Ama, şunu söylemeliyim ki doğum gerçekten manevi destekle, motivasyonla oluyor...

Sabahtan akşama kadar, koridorda yürümeler, merdiven inip çıkmalar, klasik müzik eşliğinde pilates topunda zıplamalar, sıcak su havuzunda gevşemeler...Gerçekten bakım ve motivasyon harikaydı..En ufak yorulduğum ve canımın sıkıldığını hissettiklerinde:

-Let your body do its job!!! your body is designed to do it, do not worry!!! Yani, bırak vücudun işini yapsın, vücudun doğurmak için tasarlanmış, sakın endişelenme diye güleryüzle destek oldular...

( Bu arada birkaç farklı hemşireyle de tanıştım, Allahım hepsi mi Türkiye'ye gitmiş, gezmiş olur, tam turist olmak için yaratılmış bu İngilizler. Bu durumu !tatil için çalışıyorum! diyen bir İngiliz arkadaşımdan da teyit etmiş oluyorum...)

Filmlerde suyu ortalık yerde, çarşıda, pazarda gelen birçok hikayenin aksine bizim suyumuz da gelmeyince, çareyi müdahale etmekte buldular ve ufak bir müdahale ile suyu patlatmış oldular ve sonrasında sancılar tavan yaptı, 2 saat bu yoğun sancılara dayanabildim ama gerçekten doğum sancısı anlatılmaz, dünyada başka bir acı yok gibi, vücut daha fazlasını taşıyamayacak gibi ama bal gibi de oluyor. 

En sonunda, içimden kendime kızmaya başladım:

_ Ah Reyhan ah, şu cahil cesaretin yok mu, ne var sanki mis gibi sezeryan olsan, kandın İngilizlere, şimdi geri de dönemezsin...Kararı da kendim verdiğim için kuyruğu da dik tutmaya çalışıp yanımda aynı acıyı paylaşmaya çalışan annecim ve eşime de bir şey diyemiyorum tabii...

Sonrasında epidural talep ettik ve belden aşağısı uyuşmuş oldu, Allahım sanki bulutlara çıkmıştım, o ne rahatlık öyle, bağlı olduğum makinenin ekranında sancılar tavan yapıyor ama hissetmiyorsun, işte mutluluk diye buna derim :) 

Bu arada da kurallar gereği hala bana epiduralin yan etkilerini anlatmaya çalışıyorlar ki üzerinden sorumluluğu atsınlar...

Ve saat 10:30 gibi doğumun başladığını söylediler ve odada bir hareket... 15 dakika sonrada ağlama sesleri ve kucağımda dünyanın en güzel hediyesi...Aynı dakikalarda anneme dönüp kurduğum cümle:

-Anne, bu çok güzel bir şey, bir daha olsa bir daha yaparım :)

Evet, böylece bizim de bir doğum hikayemiz olmuş oldu sevgili İngiliz ebelerimizin sayesinde.

İsteyen herkese nasip olması dileğiyle, sağlık, huzur ve mutlulukla,

Ry




















5 Kasım 2015 Perşembe

İlginç bir kutlama/Bonfire Night

Halihazırda kutlama aşığı olan İngiliz kardeşlerimin :) kutlama için bir bahanesi daha:

5 Kasım 1605'te Guy Fawkes isimli bir Katolik İngiliz askerin Parlamento binasını havaya uçurma komplosunun başarısız olması nedeniyle her yıl 5 Kasım, Birleşik Krallık genelinde "Bonfire Night" adıyla barutu simgeleyen havaifişek gösterileriyle kutlanıyor. 

Guy Fawkes, komplonun ortaya çıkmasıyla İngiltere tarihinin en büyük vatan haini ilan ediliyor ve arkadaşlarıyla beraber ibreti alem idam ediliyor.

Okullarda daha 1. sınıftan itibaren bu olay tarih dersi olarak veriliyor ve çocuklara demokrasiye karşı hain emelleri olanların sonu öğretilmiş oluyor. İşte okullarda ezberlenen meşhur tekerleme: ( oğlum her akşam evde söylüyor :)

Remember, remember, the fifth of November
Gunpowder treason and plot
We see no reason
Why Gunpowder treason
Should ever be forgot ….

Bu olayla ilgili meşhur da bir film var "V for Vendetta" isimli... Merak edip akşam izledik ve gerçekten en sevdiğim film listeme girdi. Lütfen ve mutlaka en kısa sürede izleyin. İnanılmaz güzel mesajlar var. İşte en meşhur repliklerinden bir tanesi:

"Ve fikirlerime kurşun işlemez ..."

Dip köşe bilgi: İngilizcede "man" yerine kullanılan "guy" kelimesinin bir zamanlar Guy Fawkes'a işaretle "itici, soğuk kişi" manasında kullanıldığı da söylenmekte.

Bilgilerine sevgi ve saygılarla, 

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Paylaşma hastalığı/sosyal medya

Sosyal medya aracılığıyla bir bilgi paylaşma hastalığımız var ki gerçekten korkunç durumda...hayır yani, paylaştığımız "bilgi" olsa tamam da her anımızı her özelimizi paylaşıyoruz. Bence bilinç altında ciddi sorunlar ve paylaşan kişi tarafınca verilmek istenen mesajlar olabilir ki bunun araştırmasını da psikologlara bırakmak lazım.

Sosyal medya gerçekten güzel, etkin bir haberleşme ve bilgi alma aracı...Fakat yine Türkler olarak her şeyin içini boşaltıp farklı amaçlar için kullanabiliyoruz.

Şahsen, sosyal medyada bu naçizane bloğum ve bir de Twitter hesabım var.(@yreyhany) elimden geldiği kadar makale, ilginç haber ve bilgileri paylaşmayı ve yazmayı seviyorum. Herkes farklıdır, internet üzerinden kendime ve aileme özel resim paylaşmayı sevmiyorum o yüzden ki en çok bu amaçla kullanılan Facebook'a da biraz önyargılı ve soğuk bir duruşum var. 

Kendi hesabım olmadığı için durumun vehametinin farkında değildim ama bir iş vesilesiyle girdiğim birkaç hesaptan gördüğüm paylaşmalar yetti de arttı bile.

Dediğim gibi insanı besleyecek bilgi paylaşımına can kurban. Gezi notları, fotoğrafları, film, kitap önerileri gibi karşıdakine olumlu bir şeyler katacak paylaşımlar....Ancak, kişiye ve aileye özel olması gereken o kadar çok paylaşım var ki bence hiç doğru değil. Yanlış anlaşılmasın, aile saadeti resimlerine karşı değilim ama her iki paylaşımından biri dudaklarını öpme pozisyonuna getirmiş veya son moda süslenmiş saçları savurmuş " bugün de çok pespaye" yim yazılı paylaşımlar olunca paylaşma nedenini anlayamıyor insan.... Doğru değil diyorum çünkü "özelin" korunamaması ilişkilerin bitmesini hızlandırıyor ve toplumda bir "yıpranma" yaşanabiliyor.

Örnek inceleme 1: Evlilik yıl dönümünde eşi sürpriz yaparak özel bir yemeğe çıkarmış ve bir çiçek alarak bir not yazmış. Buraya kadar çok güzel, Allah bozmasın ama Sevgili ablamız da bu notu olduğu gibi çekip paylaşmış. Eşinin çok özel olarak kendine nasıl hitap ettiğini, ( canım aşkım bitanem haricinde) onu neden çok sevdiğini ve daha fazlasını öğrenebilirsiniz. 

Bence bu bilgi midir?
Elbette, hayır. Kişinin tamamen özelidir ve bazı şeyler 2 kişi arasında özel kalmalıdır ki evliliği, ilişkiyi daha gizemli ve sağlam kılsın.

Neden paylaşıyor olabilir?
Mutlu olduğunu "paylaşmak" için veya mesaj vermek istediği arkadaşlarına duyurmak için...

İnceleme 2: Şu an kendini .....hissediyor paylaşımları...mutlu, terkedilmiş, aç, tatile gitmek istiyor, deli gibi aşık olmak istiyor, sahilde yanıyor, saç rengine bayıldı ...paylaşımları...

Gerçekten bu "durum paylaşımları" da ilginç ve incelemeye değer geldi bana.

İnceleme 3: Tatil yerlerinde özellikle manzarayı çekeceği kareye ayağını veya bacağını dahil etmek suretiyle paylaştığı fotoğraflar...yani mesela güzel bir deniz manzarası ama hemen altta bir ayak veya bacak...tamam zaten anlaşılıyor deniz kenarında olduğun ama o güzel denizin yanında bir uzuv görmek biraz fazla ilginç...

Herşeyi de sırf moda olduğu için yapmasak keşkem...

İnceleme 4: Facebook aracılığıyla özellikle eşe, kardeşe, arkadaşa gönderilen mesajlar:

- hayatım, bu resimde göbüşün fazla mı çıkmış ne? ( kocasına Face üzerinden sesleniyor...)

- bu süpriz için sevgili arkadaşıma teşekkür ediyorum, akşama çıkıyoruz değil mi yemeğe kanka ?

- aşkım ya canım ne çekti biliyor musun: mantı. Ben istemiyorum bebeğimiz istiyor...

Ve daha fazlası...

Bence sorun "o böyle yapmış ben de yapayım" söylemlerinden kaynaklı. Yani onun Face hesabı var ben de açayım, o selfie çekmiş ben de öyle çekeyim, onlar yemeğe çıkıp resim koymuşlar biz de yemeğe çıkıp resim paylaşalım...

Biraz neyi neden yaptığımızı düşünsek, başkalarının ne yaptığını bırakıp özgüven sahibi olsak ve sürekli kendimizi ispatlama çabasında olmasak daha güzel olacak sanki...öyle değil mi? 

Son olarak, hal-i pür melalimizi özetleyen bir resim:



26 Haziran 2015 Cuma

Birinin yüreğinde yer tutan hiç kimse tutsak değildir!

"Tüm kapılar üstüne kapanmış da olsa,
birinin yüreğinde yer tutan hiç kimse tutsak değildir kendi kafesine...."

 (Tuncel Kurtiz yorumuyla "Çaresizlik" adlı şiirden)

Bir süredir rahatsız olduğum için evde dinlenmem gerekiyor. Çok yoğun zamanlarda çalışırken :
- Ah şimdi evde olmak vardı, boş boş oturup uzansam, kitap okusam, sonra kahve içmeye çıksam....

Diye aklıma gelir, gerçekten canım çekerdi ama insanın sağlığı yerinde olmayınca hiç biri yapılmıyor ve çalışırken bir daha böyle düşünmemeyi, sağlıklı olduktan sonra yoğun temponun da geçici olduğunu bir kez daha anlıyorum.

Böyle hassas zamanlarda gurbette olmak ayrı bir zor geliyor...Dertleşecek, muhabbet edecek bir gönül arıyor insan...ki ben bazı zamanlar yalnız kalmayı, kendi kendine vakit geçirmeyi de seven birisiyim.

Bir gün kapı çaldı, gün içinde kim gelebilir ki evimize, hatta kesin yanlışlıkla basılmış olabilir diye (ki 2 senedir hiç yanlışlıkla bile basılmadı kapımıza :) kalkmayacaktım bile....Eşim işte, oğlum da okuldan kendi gelemeyeceğine göre kim olabilir ki gelen, neyse kalktım kapıya baktım.

Bir de ne göreyim kocaman güzel bir çiçek, iş arkadaşlarımdan, insanın içini ısıtan ve gülümseten bir not eşliğinde...

Bazı şeyler çok basit gibi gelebilir ama herkesin anına göre değerler üstü değer kazanabilir ki benim için de öyle oldu. 

Çiçeğimin resmi meraklısı için aşağıda:

Yurtdışında insan beklentilerini yükseltmemeyi öğreniyor, diğer türlü fazlasıyla incinme olasılığınız artıyor hele de benim gibi ince ince düşünüyorsanız...

Sonra, yine bazı iş arkadaşlarımdan her gün halimi hatırımı soran moral dolu mesajlar...

Bunları niye yazdım paylaşmak için elbette ama bir de şu boyutuna dikkat çekmek için:

Yaptığımız ya da söylediğimiz şeyleri çok ufak zannederiz ama karşıdaki kişi için fazlasıyla olumlu veya olumsuz etki bırakabilecek kadar önemli aslında. Hani Üstün Dökmen'in kitabı vardı "Küçük Şeyler" diye aynı oradaki gibi ufak bir kıvılcım karşı tarafta ateşin tutuşmasına vesile olabiliyor.

Velhasıl iletişim önemli...Bunun için İletişim Fakültesinden mezun olmaya elbette gerek yok, tek ihtiyaç biraz karşımızdakine değer vermek, ne hissettiğini, neler yaşamış olabileceğini anlayabilmek...İnanın hiçbir şey kaybetmiyorsunuz tam aksine bir gönül kazanıyorsunuz...

Son olarak, herkesle aynı iletişim seviyesinde olmayı beklememek gerek. (30'umda da öğrensem geç değil :) 
Çünkü kimileri Can gibidir, kimileri dost, kimisi arkadaş, kimileri de hayatınızda sadece bir dekor ....

Bol muhabbetle, 

24 Eylül 2014 Çarşamba

Bir kitaptan ötesi..."Islam without extremes. A Muslim case for liberty"

Merhabalar uzun bir aradan sonra,

Burada Pakistanlı bir arkadaşın tavsiyesi üzerine Mustafa Akyol'un "ıslam without extremes" kitabını aldık. Kitap gerçekten harika; gerek ingilizcesi gerek bilgiler gerekse anlatım...gerçekten başucu kitaplarından olması gerekir. 

Güya biliyoruz mensubu olduğumuz dini! Ama bu kitaptaki kadar bilmediğimizi bilmiyordum... Öncelikle utandım; hem bu yaşıma kadar bu bilgileri öğrenmediğimizden daha doğrusu öğretilmediğinden ve de böyle bir kitabı yabancı bir kişinin tavsiyesi üzerine aldığıma...

Neyse hiçbir şey için geç sayılmaz kana kana okudum, her satırın altını çizerek... Sonra doymadım, Türkçesinin de olduğunu öğrendim ve izinde Türkiye'den onu da temin ettim. Şimdi Türkçesine başladım.

Aslında başka bir yerde bulunmayacak bilgiler elbette değil ama dolu dolu, sağlam kaynaklara dayandırarak İslamın evrelerini, mezhepleri, mezheplerin oluşum nedenlerini, dışardan nasıl algılandığını, geçmişten günümüze yaşanan sorunları bu kadar güzel özetleyen, bilhassa yabancıların sorularına cevap teşkil ederek, örneklendirmeler yaparak anlatan bir kitap ilk defa okuyorum. 

Özellikle Ortadoğu'da yaşanan son olaylardan sonra İslam ile ilgili sorular artacak ve zaten yanlış bilinen bilgiler pekişecek belki de islamofobya daha da artacak. O yüzden, yurtdışında özellikle yabancı arkadaşlarımızdan gelecek sorulara cevap bulabileceğimiz, referans alabileceğimiz hatta direkt hediye edilebilecek çok hoş bir kitap... 

Mustafa Akyol'un köşe yazılarını denk geldikçe okuyordum ama bu kadar etkili ve aydın olabileceğini bilmiyordum; ülkem  adına gurur duydum. Kendisi için financial  times ve wall street journal gibi gazetelerde harika yorumlar var, zaten oralarda da yazıları çıkıyor ve kendisinin yazıları yabancılar tarafından sıkça referans veriliyor...

Daha fazlasını okuyunca anlayacak ve hak vereceksiniz...Ve bir kez daha anladım ki tarih tekerrür ediyor, geçmişte yapılan yanlışlar tarihten ders alınmadan hala yapılageliyor...








Dolu dolu okumalar, aydınlanmalar,

Ry,